Hain Tercüman Squanto

Squanto, Kızılderililer ve İngilizler (yahut ilk Amerikalılar) arasında tercümanlık yapan ilk isimlerden biri, belki de bu dil çiftinde belli bir seviyenin üzerinde tercüme yapan ilk insan. Hazin bir gençlik hikâyesi, Bizans entrikalarıyla dolu bir yetişkinliği var. Hayatının sonunda ölüyor.

Fazla nezaket adama transatlantik yolculuk yaptırır

…diye bir Kızılderili atasözü olsa yeri var. Çünkü Squanto tahminen 13-14 yaşlarında bir gün sahilde dolaşırken, Kaptan Weymouth adlı yavşak bir İngiliz sömürgecinin gemisini görüyor, yanaşıyor. Weymouth hayvanı birtakım coğrafi keşif görevleri için kendisini buralara gönderen patronuna hediye olarak götürmek üzere “saçlarından sürükleyerek” iki Kızılderiliyi çoktan gemisine çekmiş bile o sırada. Derken, sahilde bunlara bakan Squanto ve yanındaki diğer yerli arkadaşına ekmek ve bir kutu bezelye konservesi veriyor kaptanın tayfası. Yemekleri bitince Squanto, kibar yavrum, boş konserve kutusunu iade etmek üzere gemiye çıkıyor ve oracıkta paketliyorlar çocuğu.

Squanto

 Squanto

Sonra alıp İngiltere’ye götürüyorlar. Orada Weymouth’un patronu Gorges, evinde hizmet gördürdüğü çocuğun ileride keşif ve ticaret yaparken faydalı olabileceğini düşündüğü için ona İngilizce öğretmeye başlıyor. Bir süre sonra da başka bir kaptanın yanına rehber-tercüman olarak verip gönderiyor Amerika’ya. Bir süre işleri rast gidiyor çocuğun, kaptanın işine epeyce yarıyor ve dönüş yolculuğu vakti geldiğinde ekipten ayrılıp köyüne dönmek için müsaade istiyor. Ne hikmetse müsaade veriliyor, Squanto düşüyor memleketinin yoluna.

Kader ağlarını şerefsizce örüyor. Çocuk daha köy yolunu yarılamamışken Thomas Hunt diye başka bir alçak kaptanın ekibine denk geliyor. Yine paket ediyorlar çocuğu, niyetleri köle olarak İspanya’da satmak. Satıyorlar da. Squanto bütün okyanusu gerisingeri gelip Malaga’da satılıyor. Büyük ihtimalle İngilizce bildiği için bir şekilde yırtmayı başarıyor ve İngiliz denizcileri ikna edip kendini İngiltere’ye atıyor nihayet.

Uzatmayayım, İngiltere’de de Amerikan ticareti işleriyle uğraşan birilerini buluyor. Onlar da buna bir tur daha İngilizce dersi veriyor, çocuk bir işlerine yarar belki diye. Ben diyeyim upper-intermediate, siz deyin B1+ seviyesinde İngilizce konuşmaya başlıyor eleman. Sonra başka bir seferle tekrar geliyor Amerika’ya, buluyor memleketini ve maalesef görüyor ki anası, babası, kardeşleri hatta neredeyse tüm köylüleri Avrupalıların bulaştırdığı veba nedeniyle sapır sapır ölmüş, köy tamamen boşalmış, millet kaçarken ölüsünü bile gömemediği için her yer açıkta insan kemikleriyle dolu. Bir şekilde kabilenin hayatta kalanlarını ve şefi Massasoit’i bulmayı başarıyor nihayet, vuslat oluyor.

Malûmunuz, Amerika’nın ilk Avrupalı yerleşimcilerinin epeycesi mürteci. Bizim Adıyamanlıların, Bingöllülerin inanç özgürlüklerini kullanmak üzere onar onar IŞİD saflarına koşturmaları gibi, o sıralar memleketlerinde inanç özgürlüklerine çok da şey edilmeyen Püriten takımı da Amerika’ya göçmek için en hevesli grup. Bugün Amerikalıların “kurucu babalar”, “hacılar” falan diye andığı grubun kıtaya gelişi de 1620 senesinde Mayflower gemisiyle oluyor, sembolik anlamda hâlâ bunlar “en önemli atalar” kabul ediliyor. Bir tür Menzil tarikatı yani gelenler. (Zaten pek çok müminin başka başka yerlerde yaptığı gibi bu arkadaşlarımız da kısa süre içerisinde devasa bir doğruluk ve kardeşlik destanı yazıyorlar: Geldikleri ilk hafta yerlilerin kışın açlıktan ölmemek için depo olarak kullandıkları mısır kuyularını yağmalıyorlar, birkaç on yıl içerisinde yerlilerin topraklarının hepsini yok pahasına satın alıyorlar, bir kuşak sonra da öldüre öldüre kabilenin kökünü kurutuyorlar).

Neyse efendim, asıl istedikleri yere gemiyi yürütemediklerinden, bu tarikat ehli bir şekilde Şef Massasoit’in topraklarına iniş yapıp yerleşmeye başlıyor. Bunlar aç biilaç, aylak aylak dolaşırken ormandan çıkıp gelen biri “Welcome, English, Welcome” deyince epey afallıyorlar, hele bu adam “Ben tam İngilizce bilmiyorum, dur bilen birini getireyim” manasında bir şeyler geveleyip bir süre sonra Londra görmüş, aksan kasan Squanto ile beraber çıkıp geldiğinde gözleri yuvalarından uğruyor.

Squanto bunlara en başta bir nevi icraatıyla fırça kayıyor, hayvan gibi yaşamayın mesajı veriyor. Açlıktan kırılan koloni sakinlerine nereden ve nasıl balık tutulur, balıklar nasıl gübre olarak kullanılır, ne ekilir, nereye ekilir gibi dersleri de ilk bu veriyor. Şükran Günü’ne kaynaklık eden o meşhur sofra, Squanto’nun öğrettiği yöntemle ekilen mahsul ile hazırlanıyor yani. Yüce gönüllü Amerikan toplumunun sadık müminleri de hâlâ Şükran Günü bahsinde bu arkadaşın adını anıyorlar.

Falan filan, işler ilerliyor, yerlilerle hacılar oturup bir akit bile hazırlıyorlar. İşte bizimkiler sizinkilere zarar verirse şöyle tazmin edilecek, aksi olursa böyle yapılacak falan diye. Squanto sürekli bu işlerin orta yerinde, çünkü onsuz dünya dönemiyor. İngilizlerin Kızılderili dili öğrenmeye niyeti yok, ötekilerden de İngilizce öğrenmeye başlamış kimse yok. Squanto’nun sesi kısılsa savaş çıkacak neredeyse. Velhasıl, böyle bir bağlamda bu kadar kritik bir güce sahip olunca Squanto da biraz dünya gücü olmak, biraz komşularla sıfır sorun, biraz evdekileri sıfırlamak istiyor haliyle. (Egemen Bağış’ın bakan oluşuna giden yolu hatırladık mı bu arada? Efendisi ile temas edebilmesini sağlayan esas mesleğinin tercümanlık olduğunu şuraya bir bırakıverelim).

Squanto’yu köy köy gezmeye gönderiyorlar. Yerlilere incik boncuk versin, karşılığında kürk mürk toplasın, sömürgeci ticaretinin ağzı dili olsun diye. Kardeşimiz de bu fırsatı bir tür miting turuna çeviriyor. O köyden biraz nifak alıp bu köye götürüyor, falanca köyde kendini acayip övüyor, ötekinde başkasını kötülüyor, her yerde mavi boncuklar dağıtıyor. Amacı şef Massasoit’i bir şekilde devre dışı bırakıp etraftaki bütün kabileleri birleştirerek başa geçmek. Çok da yaklaşıyor hedefine.

Komplo ve Ölüm

Bir gün şehrin ileri gelenleri bir tekneye binip birkaç gün sürecek bir yolculuğa çıktıkları sırada Squanto’nun akrabalarından biri koşa koşa hacıların kasabasına geliyor ve “Bütün kabileler birlik oldu, burayı basıp sizi öldürecekler, Massasoit de onlara katıldı. İtiraz ettim, beni de dövdüler. Yetişin! Önce siz Massasoit’e saldırın!” diye canhıraş felaket tellallığına girişiyor. Fakat piyesin biraz vakitsiz sahneye verildiği anlaşılıyor, zira başsız kalmış İngilizler panik halinde kasabanın topunu ateşleyince, bir süre evvel yola koyulmuş ama kötü hava şartlarından dolayı yakındaki bir koya sığınmış olan ileri gelenler bu sesi duyup aceleyle geri geliyorlar kasabaya ve bir iki soruşturmanın ardından böyle bir şey olmadığı  ortaya çıkıyor.

Şef, fitneyi ateşlediği anlaşılan tercüman öldürülsün diye talimat veriyor. Tercüman ihtiyaçları had safhada olan gâvurlar allem edip kallem edip Squanto’nun kellesini vermiyor. Beyaz adam ile kızıl adamın arasındaki anlaşmanın ilk açık ihlâli bu vesileyle yaşanıyor, ilk soğukluk araya böyle giriyor. Çünkü yaptıkları akde göre şefin böyle bir durumda infaz talep ve icra hakkı var.  Bu meselenin üstünden epey zaman geçtikten sonra Şef, “Tamam affettim” diye haber gönderiyor, Squanto saf gibi çayırda bayırda dolaşmaya başlıyor. Bir rivayete göre şefin adamları bu serbest dolaşımın ilk haftalarında bir fırsatını bulup Squanto’yu zehirliyor ve ahirete intikal ettiriyor. İntikal esnasında tercümanımızın yerleşimcilerin lideri İdareci/Vali Bradford’a “Benim için dua et de İngilizlerin tanrısının cennetine gireyim” dediği de kayıtlara geçmiş. Haksızlığa uğrayan ve pek çok zulüm gören, Amerika’nın bağrından kopup gelmiş bir delikanlının hayatı, böylece güç hırsı içinde giriştiği başarısız bir darbe girişiminin, savaş çığırtkanlığının gölgesinde, halkı tarafından nefret edilen ve beyazların cennetine kapak atma hayalleri kuran biri olarak sona eriyor.

şehinşah filip

Tadında bırakmak gibi bir huyum olsaydı bu cümle, yazının son cümlesinden bir sonraki cümle olurdu. Oysa öyle değil; ve bu cümle, son cümleden bir sonraki cümle olması gereken ama aslında bir nevi ikinci yarının ilk cümlesi olan cümleden hemen sonra gelen cümle. [Mantık hatası var gibi geliyor, biliyorum, ama bence yok 🙂 ]  Neyse, Squanto ölüyor ama hayat devam ediyor. Mesela Şef Massasoit de ölüyor bir süre sonra. Yerine oğlu Philip geçiyor. Philip mi? Massasoit plajda İngiliz kızlarıyla mı yatıp kalkıyormuş? Yoo. Mahkeme kaydına göre 1660 senesinin baharında Massasoit oğlu Wamsutta “…babası yakın zamanda vefat ettiğinden ve yerlilerin adetleri de bunu gerektirdiğinden isim değiştirmek istemektedir, kendisi ve kardeşi Metacom için mahkemenin birer İngiliz ismi tayin etmesini talep eder” (Philbrick, 196). Mahkeme de büyüğüne Pokanoket’li Alexander, küçüğüne Philip demeyi kararlaştırıyor. Alexander kısa süre içinde ölünce şeflik Philip’in başına kalıyor yani.

Philip’e de tercüman lazım. Aranıyor taranıyor, Sassamon bu işi yapar deniyor. Sassamon da tam bir çakal. Harvard’da okuyan ilk Kızılderili (mezun olmamış, ilk mezun başka biri). Misyonerlerin elinde yetişmiş, din değiştirmiş, dil biliyor, dünya görmüş. Philip, Sassamon’la bir süre güzel güzel geçiniyor. Sonra, savaş çıkar bir şey olur ölürüm diye düşünerek vasiyetini yazdırmaya karar veriyor. Sassamon alıyor kalemi, dinliyormuş gibi yapıyor. Philip anlatıyor o yazıyor. Oku bakalım deyince okuyor: “Şu araziyi oğluma, ötekini yeğenime, şu dağı kardeşime bırakıyorum” falan. Artık neyden şüphelendiyse, Philip bir ara vasiyeti çıkarıp bir başka okuryazara gösteriyor, sen şunu bir oku diye. Vasiyette yazanlar aşağı yukarı şöyle: “Ben Philip, varımı yoğumu, eşiktekini beşiktekini ve dağı taşı tercümanım olan Sassamon’a bırakıyorum” (211).

Yine Cenaze (ve Sonuç)

Hmm… Yine tatsızlık. Sassamon kaçıp Hıristiyan kardeşlerine sığınıyor. Praying Indians (“İbadet eden Kızılderililer”, veya İngiliz’in gözünden “Mümin Kızılderililer”, zira gerisi zaten külliyen kâfir) diye bir komünite kurulmuş çoktan, kapağı oraya atıyor. Ama içindeki kurt rahat durmuyor. Birkaç yıl sonra bir yerlerden Philip’in savaşa hazırlandığını, mülksüzleştirilmesinin intikamını almak üzere Plymouth’a saldıracağını, beyaz adamın götünü keseceğini haber alıyor bir yerlerden ve koşa koşa o zamanki idareci Winslow’a yetiştiriyor. Winslow derhal teyakkuz vaziyetine geçiyor tabii. “Fakat,” diyor Sassamon, “benim böyle öttüğüm duyulursa kâfir akrabalarım gagama sıçar”. Winslow’un işi başından aşkın, bu endişenin Kızılderililere mahsus mübalağacılığın bir örneği olduğunu düşünüp geçiştiriyor. Çok zaman geçmeden Sassamon öldürülüp bir göle atılmış olarak bulunuyor (221). “Kim öldürdü, niye öldürdü, bize sormadan nasıl öldürürsünüz?” davası ve peşisıra gelen soruşturmalar (Philip’in bu süreçte göreceği muamele vs.) sonradan Kral Philip Savaşı olarak bilinen ve bölge yerlilerinin %60-80 arası, beyazların %10 civarında insan kaybına uğramasına, bölge ekonomisinin bir yüz yıl daha kalkınamayacak şekilde tarumar olmasına (ay ne üzüldüm!) sebep ve başka bir sürü barışın da bozulmasına vesile olan savaşı tetikliyor ve olaylar gelişiyor.

Hikâye bu kadar. Meşhur ve klişe bir laf var tercümanlar hakkında, İtalyan atasözüymüş “Traduttore, tradittore” diyor kafiyesini sevdiğim. Tercümesi kafiyesiz: “Tercüman, hain”. Süslenip “Tercüme ihanettir” falan gibi sunuluyor genelde. Philbrick’in kitabını (sayfa referansları oradan) okurken hep tercümanların, tercümenin bu hikâyede oynadığı kilit rol dolaşıyordu aklımda, sonunda iki mühim tercümanın da hile hurda ile yaşayıp –muhtemelen- intikam saldırılarında öldüğünü görünce bir yerlere not etmek istedim. Allah cümlemizi öyle tercümandan korusun, amin.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s